Yolculuk

Hadi küçük bir yolculuğa çıkalım. Ilık bir yaz akşamında olduğunuzu düşünün. Etraf sessiz ve yollar oldukça sakin gözüküyor. Arabanıza binip şöyle bir tur atmak için güzel bir fırsat. Direksiyona geçiyorsunuz, en sevdiğiniz radyo kanalını açıyorsunuz. Biraz rahatlamaya ihtiyacınız var ve bu yolculuk tam olarak bunu vaat ediyor. Arabanız yoksa veya kullanmayı bilmiyorsanız da yollar sizin.  Hayal kurmanın en güzel yanı budur, kısıtlarınızı yanınıza almanız gerekmez.

Yola çıktınız, en yakın yoldan ana caddeye doğru döndünüz ve uçsuz bucaksız gözüken geniş bir yolda sakince ilerliyorsunuz. Gecenin sessizliğini bölen tek şey radyo ve o da sizin için çalıyor gibi. Sokak lambalarını tek tek geçiyorsunuz, her biri parlak bir ışığı size taşıyor ve sonra yerini bir diğerine bırakıyor. Kafanızdan düşünceler geçmeye başlıyor, hayaller kuruyorsunuz. Araba kullanma işini bedeninize teslim etmiş gibisiniz. Siz sonsuz olasılıklar içerisinden en güzel hayalleri seçip özgürce hazzını yaşıyorsunuz. Belki sadece 5 dakika geçti belki de saatledir hayaller âlemindesiniz.

Biraz uzakta alışık olduğunuz loşluğun dışında bir ışık hareketliliği fark ediyorsunuz. Bedeniniz hemen sizi uyarıyor, dikkatinizi topluyorsunuz. Direksiyonu ve pedalları şöyle bir yokluyorsunuz her şey kontrolünüz altında. Hızlıca trafiği anlamaya çalışıyorsunuz, aynalarınıza bakıyorsunuz sizden başka bir araba gözükmüyor. Tüm bunlar saniyeler içerisinde oluyor ve durumunuzdan emin olduktan sonra bu kez ilerideki gördüğünüz ışığı anlamaya çalışıyorsunuz.

Yolun bir tarafında polis arabası bekliyor, üzerinde yanıp sönen kırmızı ve mavi ışıklar dikkatinizi çekmiş olmalı. Yolun diğer tarafında ise yavaşlamanız için konulmuş sinyaller var. Belli ki bir polis kontrol noktasına yaklaşıyorsunuz. Alkol almadınız ve tüm belgeleriniz yanınızda. Bir sorun olmasını beklemiyorsunuz.

İyice yavaşlıyorsunuz, radyonun sesini kısıp arabanın iç aydınlatmalarını açıyorsunuz. Polis memurunun vereceği işareti bekliyorsunuz. Devam etmenizi isteyebilir ama o eli ile kenara çekmenizi işaret ediyor. Kontrol etmek için evraklarınızı istiyor. Ehliyet ve ruhsatınızı alıyor ve kendi aracına doğru gidiyor. Birkaç dakikalık beklemenin sonrasında geri gelip evraklarınızı teslim ediyor. Fakat beraberinde bir de ceza makbuzu uzatıyor. Yolun bir bölümünde hız limitinin 50 kilometreye düştüğünü ancak sizin 58 kilometre ile gittiğinizi söylüyor.  Hız tabelasını fark etmediniz, muhtemelen dalgınlık ile dikkatinizden kaçtı. Ceza makbuzuna bakıyorsunuz sadece 8 kilometrelik bir aşım için oldukça hatırı sayılır bir tutar yazılmış. Cezayı 15 gün içerisinde ödemeniz gerekiyor. Hayat kalitenizden ciddi bir ödün vermeniz gerekmeyecek ama bu ödemenin kendisini hissettireceği kesin. Biraz canınız sıkılıyor.

Makbuzunuzu alıyorsunuz, ilk çıkıştan geri dönüp evinize doğru yola koyuluyorsunuz. Sakin bir gece gezisi için pahalı bir bedel ödediniz. İlk başta bunu hazmetmekte zorlanıyorsunuz, sonra bir hata yaptığınızı ve bedelini ödemeniz gerektiğini fark ediyorsunuz. Adalet biraz da böyle bir şey…

Bu yolculuğun pek de istediğiniz gibi gitmediğini kabul ediyorum. Bu kez daha basit bir şey deneyelim. Oturduğunuz evin sokağında hemen 2 blok ötede butik bir kafe olduğunu düşünelim. Burası sizin favori mekanlarınızdan birisi. Kahveleri oldukça lezzetli, küçük bir kitaplığı ve iyi bir manzarası var. Her ay takip ettiğiniz birkaç derginin yeni sayısı da geliyor ve kahvenizi yudumlarken bu dergileri karıştırmaktan keyif alıyorsunuz. Üstelik çalışanlar da oldukça güler yüzlü.  Çok sık ziyaret ettiğiniz için sizin gibi müdavimi olan insanlar ile de tanışıklığınız var. Burası sizin kendinizi huzurlu hissettiğiniz bir yer. Tam da şu anda güzel bir kahve fena fikir değil.

Evinizden çıkıp yürümeye başlıyorsunuz, son maceranızdan sonra araba kullanmaya pek de gönüllü değilsiniz zaten. Kısa bir yürüyüşün ardından kafenin kapısına ulaşıyorsunuz. Kapıyı açıyorsunuz, tezgahın arkasındaki tanıdık yüzler sizi sıcak bir gülümseme ile selamlıyor. Her zamankinden isteyip istemediğinizi soruyor. İsminiz ile hitap edilmesi, tercihlerinizin hatırlanması herkes gibi sizin de gururunuzu okşuyor. Ayak üstü kısa bir sohbetin ardından şöyle bir etrafınıza bakıyorsunuz. Birkaç tanıdık yüz ile selamlaşmayı ihmal etmiyorsunuz. Favori masanız da boş. Harika! Kahvenizi alıp bir an önce masanıza geçmek istiyorsunuz. Burası self-servis bir işletme. Kahveniz hazırlanırken siz ödemenizi yapıyorsunuz ve barın önünde bekleyeme başlıyorsunuz. Birkaç dakika içerisinde kahveniz de hazır olacak.

O sırada arkanızdan birisinin omzunuza dokunduğunu hissediyorsunuz. Tanıdık birisinin olabileceğini düşünüyorsunuz. Arkanızı dönüyorsunuz ama gördüğünüz yüz hiç tanıdık gelmiyor. O ise gözlerini dikmiş size bakıyor. Belli ki o sizi tanıdı. Size kendisini hatırlayıp hatırlamadığınızı soruyor. Hatırlamalı mısınız? Hafızanızı zorluyorsunuz ama bir şey ifade etmiyor. Özür dileyerek hatırlamadığınızı söylüyorsunuz. Geçen gece ana yolda hız sınırını aştığınızı ve kendisinin de size ceza kesen polis memuru olduğunu söylüyor. Dikkatlice bakıyorsunuz ve evet bu o memur. Onu sadece bir kez üniforma ile görmüştünüz ve günler sonra sivil kıyafetler ile karşınızda dikiliyor. Kendinize tekrar aynı soruyu soruyorsunuz. Hatırlamalı mısınız? Ne söylemeniz gerektiğini bilemiyorsunuz. Kendinizi hatırlayamadığınız için özür dilerken buluyorsunuz. Biraz da utanıyorsunuz. Her zaman geldiğiniz ve sizi tanıyan insanların olduğu bir yerde birisinin daha önce yapmış olduğunuz bir hatanızı yüzünüze vurması hoşunuza gitmiyor. Üstelik siz bu hatanın bedelini de ödediniz. Niyetinin dostça olmadığını seziyorsunuz ama tam olarak anlayamıyorsunuz.

Cebinden makbuz defterini çıkartıyor, geçen gece yapmış olduğunuz hatanın affedilemez olduğunu söylüyor ve size bir ceza daha kesiyor. Neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz. Utancınız bir kat daha artıyor. O insanların önünde kendinizi suçlu hissediyorsunuz. Oysaki günler öncesinde olmuş bir olaydı bu. Siz cezasını ödemiştiniz ve bu konuyu kapatmıştınız. Birden bire nasıl arkanızda belirmişti? Üstelik 2.kez ceza kesmek ne demekti? Bu hiç adil değildi! Memura itiraz etmeliydiniz. Derin bir nefes alıyorsunuz, cümlelerinizi toparlıyorsunuz ve konuşmak için memura doğru bakıyorsunuz ama memur artık orada değil. Elinizdeki makbuz ile orada ne kadar süre donuk kaldığınızı kestiremiyorsunuz ama memurun gitmesi için yeterli bir süre olduğu açık. Kahvenizin hazır olduğu uyarısı ile irkiyorsunuz. Çalışanlar sanki hiçbirisi yaşanmamış gibi güler yüzlü, sizi utandırmak istemiyor olmalılar. Kahvenizi alıp masanıza geçiyorsunuz. Belki 1 saat kahvenizi içip dergileri karıştırıyorsunuz ama pek tat vermiyor. Bütün bu süre boyunca yaşadığınız şeyi düşünüyorsunuz. Bu olanlar artık hiç de adil değil…

Birkaç gün sonra arkadaşlarınız ile akşam dışarı çıkıyorsunuz. Güzel bir mekanda, keyif aldığınız insanlar ile anılarınızı tazeliyorsunuz ve belki de yeni planlar yapıyorsunuz. Tam o sırada yanınızda kim beliriyor tahmin edin! Bu adam sizi takip ediyor olabilir mi? İçinizi bir korku sarıyor. Birazdan sizi arkadaşlarınıza rezil edeceğinden korkuyorsunuz. Tam da böyle oluyor. Geçen geceki hatanızın korkunç bir şey olduğunu söylüyor ve size bir ceza makbuzu daha yazmaya başlıyor. Üçüncü ceza mı? Bu kabul edilebilir değil! Bu kez erken davranıyorsunuz ve hemen itiraz ediyorsunuz. Ama memur kendisinden çok emin. Siz itiraz ettikçe o da sesini yükseltiyor ve sert ithamlarda bulunuyor. Tereddütsüz cezanızı kesiyor ve hızlıca oradan uzaklaşıyor. Bir kez daha geceniz berbat oluyor.

Durum artık gittikçe dayanılmaz bir hal alıyor. Gittiğiniz her yerde sizi buluyor, o geceyi hatırlatıyor ve bir ceza daha kesiyor. Maddi olarak da kaldırabileceğinizin çok ötesine geçmiş durumda. Bu kadar cezayı nasıl ödeyeceğinizi bilemiyorsunuz. Gerçekten bu kadar büyük bir hata mı yaptınız? Belki de öyle, memurun ısrarı sizi de kuşkuya düşürüyor. İçinizi suçluluk duygusu kaplamaya başlıyor. Artık evden çıkmak istemiyorsunuz, biliyorsunuz ki nereye giderseniz gidin o sizi bulacak ve yeni bir ceza kesecek. Zaten yeni bir cezayı ödeyebilecek durumunuz da yok. Bir süre evden çıkmamak, sosyal hayatınızı bir süreliğine kısıtlamak belki de en doğru çözüm.

Bu durumun hiç adil olmadığını ve memurun görevini kötüye kullandığını düşünüyorsunuz. Bir an için onu şikayet etmek mantıklı geliyor. Sonra her seferinde sizi çabucak bulduğu aklınıza geliyor. İçinizi bir korku kaplıyor ve hemen vazgeçiyorsunuz. Evde oturmanın en güvenli çözüm olduğuna kadar veriyorsunuz. Taki bir sabah kalkıp oturma odanızda sizi beklediğini görünceye kadar…

Hikayenin artık korkutucu bir hal aldığını düşünüyorsanız haklısınız, gerçekliğini yitirdiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu hikaye aslında bizim iç gerçekliğimizin bir modelidir. Şöyleki;

Hepimizin bazı değer yargıları, hayata bakışımızı hatta karakterimizi ortaya koyan kuralları vardır. Bu kurallar her insanda farklıdır bu neden ile olaylar karşısında da farklı tepkiler veririz. Gün içerisinde yaptığımız her şeyi ve aldığımız tüm kararları çoğu kez farkında bile olmadan bu kuralların süzgecinden geçiririz. Bu yaptığımız şeylerin kendi kriterlerimize göre doğru veya yanlış olmasını belirler. Her zaman doğruyu yapmayı isteriz elbette, ne yazık ki bu mümkün değildir. Kendi kurallarımıza  göre yanlış yaptığımızda ise bu yanlışın şiddetine göre eleştirel bir yaklaşım geliştiririz ve duygusal bir tepki veririz. Mesela kendimize bunun ne kadar aptalca bir hareket olduğunu söyleriz ve kızarız.

Örneğin bir e-postayı göndermememiz gereken birisine göndeririz, sevdiğimiz birisine söylemek istemediğimiz bir söz söyleriz veya yüklü miktarda para kaybederiz.  Değer yargılarımıza göre tüm bu olaylar önemsiz veya çok önemli olabilir. Kimimiz için bu 50km ile gidilmesi gereken yolda 58km ile, kimimiz için ise 120km ile gitmektir. Bunu fark ettiğimizde polisimiz yani iç sesimiz bizi durdurur ve cezasını keser. Ne kadar aptalca davrandığımızı bize hatırlatır.

Fakat çoğumuz için olay burada kapanmaz. İç hesaplaşmamız bu ilk ceza ile bitmez. Şöyle güzel bir kahve içmek için bir kafeye gideriz veya biraz eğlenmek için arkadaşlarımız ile dışarı çıkarız. Birden iç sesimiz bizi tekrar yargılar ve aynı suçluluk duygusunu bize tekrar yaşatır.

“Nasıl bu kadar aptal olabildin?”

“Parana bile sahip olmaktan acizsin”

“Geçen gün, yine her zamanki gibi batırdın”

“Yeteneksiz olduğunu kabul et”

Sanki aynı hatayı tekrar tekrar yapmışız gibi ilk sıcaklığı ile bize hatırlatır ve kendimizi tekrar aynı duygusal yüklerin altında buluruz. Ne yaptığımızdan, gerçekliğimizden koparak iç sesimiz ile hesaplaşma halindeyizdir ve bulunduğumuz ortamdan keyif alamaz hale geliriz. Bazen kahvemizin hazır olduğunu söyleyen bir uyarı veya arkadaşımızın sesi ile irkilir ve “an” a döneriz. Bazen de kendi kendimize olur bu dönüş. Ne yazık ki kısa süre sonra iç sesimiz tekrar konuşmaya başlar.

Eğer bir noktada durmazsak durum daha da tramvatik bir hal alır. Duygusal yüklerimiz artar, tek bir hata yüz kat büyür, birkaç hata binlercesi gibi çöker omuzlarımıza. Kendimizden şüphe etmeye başlarız, belki de basit birkaç hata yapmamışızdır, korkunç hatalar yapmış olmalıyız. Dışarı çıkmaktan keyif alamaz oluruz, belki bir kaçış olur diye içimize kapanırız. Ama iç sesimiz gittiğimiz her yerdedir. Tıpkı hikayedeki polis gibi. Oturma odamızda, mutfakta ve yatakta. En büyük haksızlığı kendimize yaparız ama bunun adil olmadığını kendimize haksızlık yaptığımızı düşünmeyiz bile. Oysaki bizi yargılayan iç sesimizdir, kuralları biz koymuşuzdur ve defalarca yargılamasına izin veren de bizden başkası değildir. Konu kendimiz olunca çok acımaz olabiliriz.